BÖYLE bir yaziyi benim yazmak zorunda kalisim ilahiyatcilar, din bilginleri acisindan utanc verici. Aptal yerine konulmaktan hoslanmadigim, ayrica merakli biri oldugum icin isin aslini arastirdim. Sansim yaver gitti, birkac okurum gereksinim duydugum bazi bilgileri ulastirdilar bana.
Nûr Suresi 31. Ayet'in bircok cevirisini, Fransizca, İngilizce ve Almanca cevirilerini karsilastirdim. Bu karsilastirmanin sonucunda 31. Ayet'in Türkce cevirisinin aslina uygun yapilmadigi sonucuna vardim. Bu sonuca varmamda, Paris üniversitelerinin birinde Arap Edebiyati ve Kültür Tarihi ögreten bir sair ve filozof, Tunuslu arkadasimin büyük yardimlari oldu. Arkadasim, bu ayetin cok önemli üc sözcügünün kesin anlamlarini arastirarak bana bilgi verdi. Buna göre, Nûr Suresi 31. Ayet'te üc önemli sözcügün Türkce anlamini yaziyorum:
Farj (tekil); Furuj (cogul):(Sözlük adiyla): Erkek ve kadin cinsel organi.
Jayb (tekil); Juyub (cogul : (Sözlük adiyla): Meme, gögüs.
Himar (tekil), Humur(Cogul): İslam öncesi dönemde Araplarin giydigi giysinin bir parcasi (dokuma, bez parcasi). (Basörtüsü ile kesinlikle iliskisi yok.)
MEMELERİ ÖRTSÜNLER
Buna göre daha önce de yazmis oldugum gibi Nûr Suresi 31. Ayet'i söyle cevirmek gerekiyor:
"Söyle inanan kadinlara: Harama bakmaktan sakinsinlar ve cinsel organlarini saklasinlar? Örtülerini gögüsleri (memeleri) üzerine vursunlar?"
Bir okurumun yazdigina göre, söz konusu ayetin örtmekle ilgili bölümünün Arapcasi söyle:
"Vel yadribne bihumûrihinne alá juyubihinne" (en dogrusu ki örtülerini gögüsleri (memeleri) üzerine vursunlar).
HİMARI CİZDİRİN
Tunuslu filozof ve sair arkadasimin belirttigi gibi örtünün (himarin) basörtüsü ile herhangi bir iliskisi yok, giysinin bir parcasi. Araplarin Müslüman olmadan önce giydikleri giysinin nasil oldugunu, bu giysilerin parcasi olan "himar"in nasil bir sey oldugunu bilmiyorum. Bilmek zorunda da degilim. Sadece üzerime düsen sorumluluk geregi Diyanet İsleri Baskanligi'nin ve bagimsiz ilahiyatcilarin bu giysinin ve parcasi himarin cizimini bulup, yaptirip yayinlamalari zorunlu bir görev. Bu görev ve sorumluluktan kacamazlar.
ORGANİZMANIN PARCASI
Bu konuda yazmaya basladigimdan bu yana, her firsatta bana sirretce saldiranlar, sucüstü yakalandiklari icin, susmaktan baska bir sey yapamiyorlar. Türban tapinci tek basina degil. Büyük bir organizmanin önemli parcalarindan biri. Eger imam hatip okullari mezunlari, üniversitelere bir lise mezunu gibi girmek hakkini yasal olarak elde edemezlerse, türban "delirium"u epeyce zaman alsa da yavas yavas tavsar. Ama tersi olup imam hatip mezunlari, lise mezunlarinin hakkina sahip olarak üniversitelere girebilirlerse türbanin yükselisini kimse engelleyemez. İslam'dan giderek daha da kopacak olan Türbaniye Dini, Türbanistan'i kurar!
* * *
Cengiz Candar icin özel not: Kuran'da yazan "Farj, furuj, jayb, juyub, himar, humur" gibi temel sözcüklerin anlamini bir Arap arkadasina, özellikle de bir kadin tanidigina sor, sonra Nûr Suresi 31. Ayet'in Türkce cevirisini oku! Bir kez de Diyanet'e sor. Sonra, hükümetcilik, ilik İslamcilik yapacaksan yap ama "harbi" yap!
Sizlerden gelen mesajları, tepki dolu satırları açmaya yetişemedim. Dün yazdığım Mustafa “sözde belgeselini” eleştiren yazım sonrası, benden çok daha iyi “kaleme alınmış” ifadeleriniz bana ulaştı...
Bütün tepkilerin ortak vurgusu “yapılanın bir psikolojik harekat stratejisi gereği olduğu ve TSK’nın başına çuval geçiren merkezler tarafından örgütlenmesi” tezimde odaklanıyordu...
Evet, bu tezi abartmadan, eldeki bütün verileri gözden geçirerek ortaya attım...
Yapılan “belgesel” falan değil, “iyice yıpratılan Türk Silahlı Kuvvetleri’nin, son hamlede Başkomutanı’nın” başına çuval geçirilmesinin denenmesidir...
Ne tesadüf değil mi! Taraf gazetesinin, “son dönemlerin en kapsamlı terörist saldırısı sonrası”, başlattığı “Türk Silahlı Kuvvetleri saldırıyı biliyordu ama bir şey yapmadı” propagandasının hemen arkasından, “Atatürk zaten çaresiz, her şeyi bilen ama yapma gücü ve isteği olmayan bir adamdı” diyen bu “sözde belgesel” ortaya çıktı !
Sevgili dostlar, Türkiye’yi “dönüştürüp”, “hamura katmak”, “yeniden değerlerini tesis etmek” isteyen “merkezler” o kadar yol almışlar ki son hamlelerden birini “yapmaya” karar veriyorlar ve bu film ortaya çıkıyor. Bir Belgesel “deyip-geçmeyin”! Bu çok cüretkar ve “tam yerine odaklanmış” aşırı profesyonel bir deneme!
“Aşırı profesyonel” ifadesini “çok bilinçli” kullandım. O kadar “net psikolojik harekat” detayları var ki “bu belgeseli ben çektim” diyen arkadaşın düşünemeyeceği “incelikte” işlenmiş, bütün bu detaylar!
Annesi-babası ne kadar tersini “söylerse söylesin”, bu filmi izleyen 10 yaşında bir “çocuğun” şuur altına atılan “Atatürk ile ilgili” tohumlardan bir daha kurtulması mümkün değil. Burada gözden kaçırmamamız gereken bir detay var bilinçaltına yapılan “tohumlamaya” karşı, bilinç düzeyinde yapılan “her karşı atak” anlamsız kalır!
Daha açıkçası, sakın şöyle düşünmeyin çocuk istiyor, filmi görsün de sonra ben “yanlış” olduğunu anlatırım! Anlatamazsınız!
ANLATAMAZSINIZ!
Bilinçaltına işleyen “işe yaramaz Atatürk” imajı, yıllarca “tepkisiz” kalıp, yıllar sonra başka bir olayla “bilinç düzeyine” gelebilir... Film de bu yüzden çok tehlikeli. Büyük istihbarat örgütlerinin çok sevdiği “subconscience” teknikleri kullanılmış...
Sevgili dostlar, konuyu fazla uzatmayacağım...
Eğer bu film “bir gazetecinin” saf ve temiz duygular ile kaleme aldığı bir metnin, gerçekler ile harmanlanarak “belgesel” haline getirilmesi olsaydı hatta “zararsız hatalar” yapılmış bile olsaydı meslektaşımız “kazanç sağlasın” diye seyredilmesini desteklerdim.
Ama burada durum son derece farklı... Eldeki malzeme “çok uzaklarda-çok profesyonel” masalardan çıkmış bir “yapım” ve taşıdığı “inanılmaz zehirli” mesajlar ile karşı karşıyayız. Burada bize düşen “gerekli tedbiri” almak ve “bu filmi seyretmeyin-seyrettirmeyin” kampanyasını “yaymak”. Evet, sizlerden ricam bu sözde belgeselin 7-18 yaş arasındaki “her Türk çocuğuna-gencine seyrettirilmemesi” dinamiğine katılmanız, destek olmanız...
Belki “profesyonel” kadrolarla karşı karşıyayız ama bence bu arkadaşlar Türk halkının “kolektif” bilincini-bilinçaltını fazla hafife almasınlar... Benden söylemesi...
Yiğit Bulut
Atatürk'ü karalamak için çekilen taraflı bir "belgesel"e gösterilen haklı tepkileri hafife almaya çalışan dangalaklara ne demeli acaba? Kötü niyetle ortalığı sulandırmaya çalışanların yanında her zamanki gibi aa haklılar tabi yaa diyen bir saftirik topluluğu da var.
"MUSTAFA" FİLMİ;
MUSTAFA KEMAL'İ VE ONUN YOLUNDA YÜRÜTÜLEN "ULUSAL KURTULUŞ MÜCADELESİ"Nİ BİTİRMEYE YÖNELİK BİR PSİKOLOJİK OPERASYONDUR.
Aylardır kamuoyunda ardına büyük bir basın ve hatta Kemalizmin kalesi olan kurumların da desteği alınarak tanıtımı yapılan "Mustafa " filmi nihayet gösterime girdi. Film hakkında yorumlara geçmeden önce içinde bulunulan durum hakkında bazı saptamalar yapmakta yarar vardır.
FİLMİN YAPILDIĞI GÜNÜMÜZDE NASIL BİR TÜRKİYE' DEYİZ
1. İktidarda; Batı'nın bütün isteklerini yerine getiren Atatürkçülük ile sorunlu işbirlikçi bir AKP iktidarı var ve bu iktidar tüm medya kuruluşlarını ( Filmi yaptıranlar dahil) denetimine almış durumdadır.
2. Mustafa Kemal'in "Tam Bağımsızlık" anlayışını dile getiren yayınlar yapan, AB ve ABD' ye karşı olan yazar ve yayınevleri Kitap basma, kitaplarını dağıttırma gibi her türlü engellemelerle karşı karşıya bırakılmaktadır. ( Örneğin Prof Alpaslan Işıklı F.Gülen, S.Nursi ve Laik Sempatizanları isimli kitabını bastıracak yer. Kaynak Yayınları ise M.Kemal'in hazırlattığı ve 1941 de kaldırılan Tarih kitabını dağıttıracak şirket bulamamaktadır.)
3. Kemalistler; Ergenekon vb. örgüt suçlamaları ile hapislerde çürürken, Atatürk'e ve Türklüğe
4. hakaret eden Orhan Pamuk ve Elif Şafak gibi yazarlar Köşkün baş konuğu olmakta, ödüllendirilmekte, Devlete karşı ayaklanma başlatan DTP'lilerin kılına dahi dokunulmamaktadır.
5. 5. Türkiye'nin önüne sunulan AB yolunun Baş aktörleri "Kemalizm"den kurtulun öyle gelin" demekte, Devletin, TSK dahil tüm kurumları da bu dayatmalara karşı AB sevdalarından vaz geçmemektedirler.
İŞTE; " Mustafa" filmi bu koşullar altındaki bir Türkiye'de çekilmiş ve İşbirlikçi medya ve Sermaye çevrelerinin de büyük bir destek ve tezahüratı altında tanıtılmıştır. aklımızın ermediği de bu durumdur.
AYNI ORTAMLARDA ÇEKİLEN DİĞER FİLM VE KİTAPLARDA NELER YAPILDI
Bu güne kadar, Atatürkçü olmakla öğünen kitlelerin ilgisini çeken yapıtlarda neler yapıldı.
1. Tolga ÖRNEK tarafından yapılan " ve öğrencilerin otobüslerle akın akın taşındığı " Gelibolu" belgeseli; Çanakkale Zaferini antiemperyalist bir savaş olmaktan çıkarıp, bir talihsizlik sonucu karşı karşıya gelmiş birkaç ulusun askerlerinin yardımlaştığı, birbirinin yarasını sardığı, dostluk ve kardeşliklerin sergilendiği bir savaş olarak zihinlere kazımaya çalıştı. Çanakkale destanı adeta "Anzak Destanı" haline getirildi. (Üstelik günümüzde dahi ABD' nin kıçına takılıp IRAK'a gelen ANZAK'lar sargulanmadı)
2. İpek Çalışlar ( Oral ÇALIŞLAR denilen pisliğin karısı . HVV ) tarafından yazılan " Latife Hanım " kitabında Mustafa Kemal nerede ise Kulampara pozisyonuna sokulmaya çalışılmıştır. Bugün Atatürkçü olduğunu söyleyen bir çok kişi verilen mesajları anlamamazlıktan gelerek bu kitabı beğeni ile okumaktadır.
3. Can Dündar'ın daha önce yaptığı " Sarı Zeybek" filmi Mustafa Kemal severleri salya sümük ağlatmış. Atatürk'ün son günlerindeki hasta, yorgun, çaresiz, zavallı hali ön plana çıkarılarak Ulu Önder olarak nitelenen kişinin bu haliyle kitlelere gösterilmesinden şüphesiz ki bazı çevreler büyük yararlar ummuştur.
PEKİ CAN DÜNDAR NASIL BİR KİŞİLİK?
Can Dündar'ın M Ali BİRAND'ın çırağı olduğunu ve ondan feyz aldığını bilmeyenimiz yoktur. Babası bir MİT mensubudur. kendisinin hangi fikirde olduğu bu güne kadar anlaşılamamıştır. Atatürkçü olduğunu ima etmektedir ancak; kendisi Soros destekli vakıf ve derneklerin eğitim çalışmalarında vs. görülebilmektedir. Sitesi candundar.com da Atatürk' karşı yazar ve sanatçıları( Baskın Oran, Oral Çalışlar, Yılmaz ERDOĞAN vs.) övücü yazıları bolca mevcuttur.
TV' de Ermeni sorunlarının tartışıldığı açık oturumları yönetirken, Ermeni tezlerini savunanları kollaması ve taraflı davranması izleyenleri şaşırtmaktadır.Bazen devrimci, bazen AB yanlısı, bazen ülkeye düşman tüm unsurları kucaklayan özgürlükçü, bir bakıyorsunuz Ecevit'çi yani meçhul yani tehlikeli bir kişilik. Tatlı diliyle kadınlar başta olmak üzere Yaşar Paşa'yı bile etkilemiş ki arşivleri açıvermişler bu meçhul adama düşünmeden.
ZİRA; Mustafa Kemal'in bu güne kadar incelenmeyen özel yönlerini inceleyecekmiş. Ne güzel değil mi?
ÖZEL YAŞANTISINA GİRİLEN HERKES YIPRATILIR.
Şu kulaklarımıza küpe olsun. Her kimin özeline giriliyor ve o kişinin toplumla kucaklaştığı, tarihe damgasını vurduğu yanları bırakılıp özeli ile ilgileniliyorsa o kişi gözden düşürülmek ve fikirleri saptırılmak isteniyordur.
Bundan şüpheniz olmasın. Gözlerinizi kapatıp düşünün eğer sizin özelinize inilse neler bulunur. İster misiniz toplumla paylaşmak? Hele hele toplumun saygı duyduğu biri iseniz hiç istemezsiniz böyle bir paylaşmayı. Peki "ULU ÖNDER" sıfatını almış bir dünya liderinin özeline inilmesini için ister misiniz ? İYİ DÜŞÜNÜN
FİLMDEN KARELER; KARARI SİZ VERİN
1." İstanbul'a Harbiye için ilk gelişinde içki ve kadınla tanıştı. İçki ve kadınla tanışması ve bu alışkanlığı nedeni ile ilk yıllar dersleri de iyi değildi." diyerek ilk özele giriliyor. Filmin ilerleyen bölümlerindeki karalamaların ilk temelleri atılıyor.
2. Mustafa Kemal'in İttihatçılar ile arasındaki ayrılığın " Ordu'nun siyasete karışmasına karşı olmasından" kaynaklandığı saptaması yapılıyor. Bu gün Ordu'nun Atatürk'e karşı girişimlerdeki müdahalesinden rahatsız olanların (AB, ABD ve ülke içindeki işbirlikçiler) ekmeğine yağ sürecek bir saptama. Lise çağlarından beri fiilen yönetime karşı duran, örgütlenen bir kişinin bu nedenlerle ittihatçılardan ayrıldığını söylemek kasıtlı bir saptırma olsa gerek.
3." İstanbul'dan Sofya'ya giderken bir sürü gönül ilişkisini arkasında bırakarak gitti." Sözünden sonra ayrılırken sözde sevgilisi Korin'e yazdığı mektuptan söz ediliyor. Üstelik Korin'e sık sık mektup yazdırılıyor. Çanakkale savaşı gibi kanlı bir savaşın göbeğinde dahi Korin'e ( yani gönül ilişkilerine) mektup yazabilecek kadar zaman ayırabilecek bir komutan görüntüsü çiziliyor.
4."Sofya'da kendisini Sofya sosyetesine tanıtmak için can atıyor fırsat kolluyordu" sözü ile ne anlatılmak istendiği çözülemedi ama bazı insanlarda "sosyete budalası" çağrışımı yaptırdığı kesin.
5. Mustafa Kemal' doğuya müfettiş olarak atandıktan sonra Vahdettin kendisi ile saray'da yaptığı görüşmede "Paşa Devleti sen kurtarabilirsin" dediği belirtiliyor. Bu konuda filmde başka bir yorum da yapılmıyor. Vahdettin'in doğu'da işgale karşı vatandaşlarca başlatılan ayaklanmaları n bastırılmasını istediği için bu sözleri söylediği açıklanmıyor.Bu sözleri dinleyen izleyiciler; Mustafa Kemal'i Ulusal Kurtuluş Savaşı için Vahdettin'in görevlendirdiği zannına kapılıyor. Bu Filme ustaca sıkıştırılmış hileli bir cümle.
6. Film'de Nutuğun " TBMM" toplanıyor başlıklı bölümünde; M.Kemal'in meclisin açılışını cuma gününe alması ve açılışta dinsel ögeler kullanmasını Halife'nin kendisini dinsizlikle suçlamasına karşı tedbir olarak gösteriliyor. Oysa Nutuk'un ilgili bölümünde o tarihte Düzce, Hendek, Gerede ve Bolu bölgesindeki gerici isyanlardan halkın etkilenmesi nedeni ile içinde bulunulan o günün koşullarına uyum sağlama zorunluluğundan bahsediliyor. Bu gün de aynı koşullarda aynı yöntemin kullanılması gerekliliği göz ardı edilmeye çalışılıyor)
7. Mustafa Kemal halkın inançlı yapısını bildiği için davranışlarını buna göre ayarladığı belirtilerek " O gün dayanmak zorunda kaldığı güçlerle yarın hesaplaşacaktı" gibi çirkin bir saptama yapılıyor. Hele hele birlikte omuz omuza düşmanla mücadele ettiği kitlelerle sonradan "HESAPLAŞMA" davranışını Mustafa Kemal ile özdeşleştirme son derece yakışıksız ve itici. Oğlunu teröre şehit veren dindar insanlarda ne etki yapar siz düşünün.
8. Ankara'ya geldiğinde çalışmalarına başladığı ıssız evde duyduğu endişeler ve sıkıntıları anlatılıp masa üstünde elinin altında duran silah sık sık gösteriliyor. Her gürültüde isyancılar mı geldi diye pencereye koşması, ufukta beliren toz bulutunu görüp isyancılar mı geliyor endişesi ile yardımcısını otomobil ile gönderip "eğer gelenler isyancılar ise hemen iki el ateş et" dediği vurgulanıyor. Gelenlerin koyun sürüsü olduğunun anlaşılması üzerine derin bir oh çektiği belirtiliyor. Mustafa Kemal'in ulusal kurtuluş mücadelesini başlatamadan ele geçme endişesi, Kişisel olarak can derdine düşmüş paranoyak bir insan davranışı olarak izleyicilere sinsice sunuluyor.
9. Filmde bir araya acele şu söz sıkıştırılıyor " Kürtlere özerklik verilecektir. " Bu da filmin karelerine ustaca sıkıştırılmış "Kürtlere özerklik operasyonu" olsa gerek. Bu sözleri duyan ve filmi beğendiğini söyleyenlerin bu saptamaya ayrıca katılıp katılmadıklarını da sormakta yarar var. Çeşitli milliyetlerden oluşan Osmanlı toplumunu tek Millet haline getiren. "Türkiye Cumhuriyetini kuran Türkiye halkına Türk milleti denir. Ne Mutlu Türk'üm diyene" sözünü söyleyen bir liderin görüşleri ile özerklik ne kadar çakışır. Düşünmeli.
10. Kurtuluş savaşı süresince Mustafa Kemal ile aynı evi paylaşan ve Mustafa Kemal'e karşı gizli aşk duyguları beslediğinden şüphe olmayan üvey amcanın yeğeni Fikriye ile ilgili hikaye o kadar abartılı anlatılıyor ki, bir ara"Eskisevgili" deyimi kullanılıyor. Bu deyimin rastlantı olarak kullanılmadığı da açık. Sonuçta Mustafa Kemal aylarca bir arada yaşadığı, kendisi ile birlikte birçok zorluklara karısı imiş gibi göğüs geren sevgilisine kazık atıp zengin Latife hanım'ı tercih eden vefasız olarak sunuluyor izleyiciye. Üstelik Fikriye'nin intiharı, bundan 14 ay sonra Ata'nın boşanması, yüzündeki acı izler, seneler sonra içki masasındaki bir meşk anında bir kadınla ilgili şarkı okunduğunda ağlaması suçunu ele vermesi olarak zihinlere kazıtılıyor. Türk filmlerinden çok etkilenen, ezilen ve aldatılan kadından yana olan halkımızda bu Mustafa Kemal nasıl iz bırakmıştır sizce?
11. Film boyunca savaşılan düşmanların ülke politikalarından, savaşın antiemperyalist özelliğinden, Mustafa Kemal'in antiemperyalist yapısından hiç söz edilmiyor.
12. Mustafa Kemal'in batı ile sürekli hesaplaştığı ve mazlum doğu halklarının gönenci için çaba sarf ettiği göz ardı edilerek , O batı hayranı, islamiyete düşman, medeniyet olarak sadece batı yı işaret eden bir lider olarak sunuluyor. Ulusal kültüre o kadar değer vermesine rağmen " Artık halkı radyolardan bambaşka bir müzik dinliyordu" sözünü Can Dündar rahatlıkla iyi bir şeymiş gibi sarf edebilmektedir
13. Portresini yaptırırken sapık bir diktatör gibi poz vermesi( mağrur ve psikopatça) ve kendi heykellerini diktirmesi konuları da "Diktatör" demese de size düşündürüyor.
14. Filmdeki;"En yakınındakileri bile idama gönderen adam" sözleri size neyi çağrıştırır. Anlayana ; kurduğu Cumhuriyeti ve devrimleri korumak için yakınlarının bile gözünün yaşına bakmayan adam. Ama anlamayan çoğuna göre İktidarını ve rahatını sağlamlaştırmak için rakiplerini harcayan diktatör çağrışımı yaptırıyor.
15. Filmdeki "Devrimler için çok hızlı gitmiş ama ardını görememiş yoksul halkı fark edememiştir" sözleri Can Dündar'ın mı? Yoksa ikinci Cumhuriyetçilerin ( örneğin Mehmet Altan'ın mı anlayamadık)
16. Hayatının son yılları işlenirken terk edilmiş, yalnız, Cumhurbaşkanı olduğu halde devlet işlerinden elini ayağını çekmiş, alkolik ve boş gezenin boş kalfası görüntüsü işlenmiş. İyi düşünen ama alkole teslim olmuş adam görüntüsü ile sanki Mustafa Kemal değil Neyzen Tevfik işleniyor. En yakınındakilerin dahi yalnız bıraktığı ayyaş adam tiplemesi ile ne yapılmak isteniyor. Hiçbir ulus liderini böyle görmek ve anmak istemez Ağaçlar ayakta ölmelidir ama Can Dündar fırsat vermiyor gözlerimize sokuyor. Bu görüntülerden sonra halkın gözünde Ulu Önder tiplemesi kalacak mı?
17. Filmin sonlarında Atatürk mecliste görüntülü konuşmasında CHP programından bahsederken şöyle diyor. "Bu program; gökten indiği sanılan kurallara göre değil, bilime ve hayatın gerçeklerine göre hazırlanmıştır.
Film burada ulusal kurtuluş mücadelesine son darbeyi vuruyor. Dikkat ederseniz gökten inen değil, indiği sanılan diyor. Bildiğimiz şu ki; Mustafa Kemal kendi görüşü ne olursa olsun Dine ve inananlara saygılı ve bağımsızlık için her kesimle aradaki sorunları erteleyip birleşen bir yapıya sahip. Şimdi siz inanan insanlarda cımbız ile çekilmiş bu sözlerin ne etki yapacağını düşünebiliyor musunuz. Hele hele bizler 19 Mayıs 1919 koşullarını yaşarken.
SONUÇ OLARAK; Bu film ülkemizdeki anti-emperyalist mücadeleyi baltalamak için: O mücadelenin
ilham aldığı güç olan Mustafa Kemal'i özel yaşantısına inerek; içki ve kadın düşkünü, Sevdiği kadına kazık atan, tam anlamı ile batı yanlısı,Kürtlere özerklik isteyen, yalnız ve çevresindekilerin terk ettiği, dinsiz, halkı aşağılayan ve iktidarı için en yakınındakileri bile ipe gönderen kişi olarak tanıtıp, Ulusal kurtuluş mücadelesi yolunda ittifak yapacak kesimler arasına da nifak sokarak bu birleşmeye engel olmak amacını taşıyor.
BU FİLMİN SOROS VE( veya) AB BAĞLANTILI VAKIFLARCA YAPTIRILDIĞI ŞÜPHESİZDİR
Ömer ÖZTÜRKMEN
ADD Antalya ( 30.08.2008)
.
|
Ben Başbakan’a
hayranım! |
|
Ben Başbakan’a
hayranım. Cidden hayranım. Ben onun
yerinde olsam her metrekaresini yabancılara peşkeş çektiğim hatta müzede
duran peygamberin sakalına kadar pazarlamaya azmettiğim ülkemin
vatandaşlarının karşısında bu kadar dik dik konuşamazdım. Bilmem kaç
okula bilmem kaç kitap dağıttık diye övünürken aklıma o kitaplara
sıkıştırılan “Abdest kandaki alyuvar oranını artırır” bilgileri gelir, bin
yıllık masallara bile göz diktiğimizi hatırlar susardım. Her lafıma
biz ile başlayıp onlar diye bitirirken, bana karşı olanı seçkinci diye
yaftalarken, oy alamadığım yerleri elit semtler diye hedef gösterirken
meydanlara çıkıp da “Sizi bölmeye çalışıyorlar, oyuna gelmeyin” demeye
utanırdım. Kadınların
yüzde 99’unun sadece türban değil bileklerine kadar uzanan pardösü giymiş
olduğu, bir de harem selamlık oturtulduğu bir salonda “Hiç kimse AKP’yi
laiklik karşıtı eylemlerin odağı gösteremez” deyip bile bile komik
duruma düşemezdim. Hele hele
ortalık bu kadar karışıkken, hassasiyet had safhadayken, bu hassasiyetin
odağında benim imzam duruyorken politikaya bilmem kaç yıl önce ölmüş bir
Çanakkale Savaşı kahramanını alet edemezdim. Tutup da “Seyit Onbaşı’yı Seyit
Onbaşı yapan imanıdır. Herhalde bunu da laikliğe aykırı bulmazlar” diye
kendimce yargıya gözdağı veremezdim. İman gücüyle mermi kaldırmak ile din ve
devlet işlerini birbirinden ayırmak arasında sırf işime öyle geldiği için bu
kadar sakat, bu kadar bıçak sırtı bir bağ kuramazdım. Bir kere ya “O zaman
sen de kaldır, senin imanın yok mu?” diye sorarlarsa diye korkardım. Ya da
“Oğullarını askere göndermeyen sen nasıl Seyit Onbaşı’yı kullanırsın, önce
bir oğulların askerlik yapsın bakalım” diye hesap sorabilecekleri aklıma
gelirdi böyle boş boş konuşmazdım. Vakti
zamanında “Askerlik yan gelip yatma yeri değildir” diyen biri olarak
bir kahraman askeri ucuz politika nutuklarına konu ederken “Acaba bu lafın
ucu nereye gider?” diye kendi kendime bir sorardım. Gayrimüslim
vatandaşlarımız alınırlar mı, gayrimüslim bir Türk vatan savunmak için
savaşamaz mı, buna düpedüz ayrımcılık denmez mi diye dediklerimi önce bir
tartardım. Ben
korkardım! Ben seçimden
hemen sonra kameralar önünde bütün Türkiye’yi kucaklamaya söz vermiş bir
başbakan olarak, böyle “AKP’liler imanlıdır, AKP’ye karşı olanlar
imansızdır” gibi imalarla toplumu kışkırtmaya korkardım. Ben
düşünürdüm! Ya biri çıkıp
da “Seyit Onbaşı imanlıydı da 93 harbinde ölenler imansız mıydı, güneydoğuda
şehit olanlar imansız mıydı?” gibi benimkinden beter bir çıkarım yapar da
verecek cevap bulamazsam diye düşünürdüm. Ben
utanırdım! Koskoca
Türkiye Cumhuriyeti Başbakanlığı makamını bu kadar komik, bu kadar abes, bu
kadar anlamsız sözlerle ucuzlaştırmaktan… Dedim
ya ben başbakana hayranım. Cidden hayranım. Melike
İlgün |
Eyy benim kafası ‘su kaçırmasın hava almasın’ diye devekuşu yumurtası gibi paketlenmiş hemşirem!
Eyy dini modernize edemediğinden, çağdaş yaşamı islamize etmeye çalışan tuhaf iktidarın seçmeni!
Eyy benim üstü kebap altı Lara Croft modifiye müslüman kardeşim!
Ey inandığı din;
erkeği kadına tercih eden,
üstün gören,
erkeğin otoritesini tartışılmaz ilan eden,
erkeği kadının hamisi,
kadını erkeğin hayatını kolaylaştırıcı unsur,
vesayet altında tutulması gereken bir çeşit geri zekalı ya da aciz ve hatta şeytan konumunda tanımlayan hemşirem!
Dini inancı ‘Penis Diktatoryasına mutlak itaat’ı emreden hemşirem!
İslamiyeti ‘kültür’, ahlakı dinden ibaret sanan hemşirem!
Eyy benim yaşama dair talimatı, erkekler tarafından yazılmış, erkek postacı Cebrail aracılığıyla gönderilmiş din kitaplarından alan hemşirem!
Üniversiteyi bitirirsen, diplomayı duvara asıp evinin kadını olacağını, kocanın şirketlerinden birinde çalışıyormuş gösterilip Bağkur primlerinin ödeneceğini, sonra da benim yıllarca it gibi çalıştıktan sonra bağlanan emekli aylığım kadar emekli aylığı alacağını biliyorsun değil mi? Ben de biliyorum. Bu hiç hoşuma gitmiyor.
Belki de kocanın şirketlerinden birine ortak gösterilirsin, adına ihalelere katılınır, ‘vekaleten’ kararlar, krediler alınır, hisseler satılır. Senin iraden dışında, haberin bile olmadan, sen hayata katılamadan ailenin erkekleri senin adına herşeye katılırlar, ekonomiyi falan bile yönlendirirler hatta. Sen de asaleten değil ‘vekaleten’ yaşayıp gidersin.
Üniversiteye okumak için mi gitmek istiyorsun?
Hayır! Üniversiteyi medreseleştirmeye. Mescit, çömelmeli kenef, abdest lavabosu talep etmeye. Diğer kadınlar üzerinde baskı oluşturmaya.
Kamu binasına çalışmak için mi girmek istiyorsun?
Hayır! Mescit, çömelmeli kenef, abdest lavabosu talep etmeye. Diğer kadınlar üzerinde baskı oluşturmaya.
Her yere Penis Diktatoryası’nın sana verdiği talimatları yerine getirmek için girmek istiyorsun. Bir düğmenize basacaklar, sürüler halinde çağdaş giyimli kadınların üzerine saldıracaksınız. Bir düğmenize basacaklar birşeyi protesto etmek ya da liderinizi alkışlamak için okullardan (AKP’li Belediye’nin tahsis edeceği) otobüslerle meydanlara doluşacaksınız.
Erkek emredecek siz yerine getireceksiniz. İnisiyatif, karar alamadan. Hiçbir zaman kendi başına hareket edebilen çağdaş, özgür kadınlar olamayacaksınız. Hep sürüler halinde yaşamanız, sürüler halinde eylem yapmanız gerekecek. Sizin yerinize Penis Diktatoryası düşünecek, beyninizdeki gri hücreleri kullanmayacak, alınan kararların sorumluluğunu üstlenmeyeceksiniz.
Pasif yaşamak da bir tür rahatlıktır hemşire. Bunu istiyor da olabilirsin.
Düşünmeme, koşulsuz itaat etme karşılığında ananın rahmi kadar sıcak, sarıp sarmalayan yuvanda güven içinde oturup, itaate dayalı sosyal düzen isteyen ‘kul’isyan değil itaat eden ‘kul’lar. çocuklar yetiştireceksin. Karnına basınca elham okuyan, bacağını çekince hatim indiren bebeklerle oynayan,
Türban dediğin tesettürün sadece bir parçası hemşire. Kafa derisinde çıkan keratini kapatan kumaş parçası. Sana göre Allah'ın yarattığı saç, bana göre evrim sürecinde beyni radyasyondan, ısıdan korumak için oluşmuş izolasyon maddesi. Şampuan reklamına göre ‘hazinemiz’, İslama göre bir telini gösterirsek cehennemde yanacağımız kıl kümesi.
Dinin örtünmeni emrediyorsa neden (Penis Diktatoryasının sokağa döktüğü) İranlı kızkardeşlerin gibi kara çarşaflara girmiyorsun? Bak “Eşarp yetmez, en iyi örtünme kara çarşaftır” diye sana destek gösterileri yapıyorlar oralardan.
Ama sen hemşire! Sen Ampul Partisi’nin sadakalarından, lutuflarından, avantalarından payını almakta olan Araplaşmış, ruju ojesi yerinde hemşire! Sen tesettür mayoya 250 Dolar, ipek türbana 500 Dolar, ya da üç kilo bulgura bir oy verebilen hemşire!
Sen, Allah korkusu, erkek korkusu, ölüm-cehennem korkusu arasında sıkışıp kalmış gariban! Bırak o soyut korkuları da, yakında Türkiye’de de kurulmasını beklediğim din muhafızlarının kızılcık sopasından, kırbacından, recm’inden kork.
Şimdilik rengarenk giyinebilmeni laik Cumhuriyet’e borçlu olduğunu da hiç unutma hemşire. Ampul Partisi’nin hortumlayıp babanın/kocanın cebine koyduğu avantada, oruç/namaz polisine ödeyecekleri maaşlarda benim aylığımdan kesilen, içtiğim rakıda, şarapta ödediğim vergiler olduğunu herzaman hatırla. (hadi sor şimdi Alo Fetva hattına: “İçkiden alınan vergiyle Din Polisi’ne maaş ödenirse bu para helal midir?”).
Sen de ben de biliyoruz ki senin dini inancının sana verdiği görev, yüklediği sorumluluk okumak, çalışmak, sosyal hayata aktif katılım değildir hemşire. Senin aklın bir adamın üçüncü beşinci karısı olmaya, ona sorgusuz itaat etmeye yatıyorsa eğer, eve kapanıp rahmin döl tutmayacak hale gelinceye kadar çocuk doğurup onları ‘itaatkar, isyan etmeyen kullar’ olarak yetiştirmeye yatıyorsa eğer, senin ne okumandan fayda gelir ne çalışmandan hemşire.
Kadını cinsel obje, ticari meta olarak gören sokakta kendi halinde yürüyen erkek değil, Kanada’dan Avustralya’ya kadar yayılmış yıllık cirosu 95 milyar Dolarlık tesettür giyim pazarıdır hemşire.
Kadını cinsel obje olarak gören dindar, dinsiz, ateist, bilmemneist erkek değil, beyni dinle yıkanmış yobazdır hemşire. Ona daha çocuk yaştayken nikah kıyabilen, kadını kapatarak pasifize eden Penis Diktatoryası’nın yobazı.
Soyut korkularını besleyerek özgüvenini aslında Penis Diktatoryası kırıyor senin. Sonra gelip “Beni mağdur ettin, bana zulmettin” diye beni suçluyorsun. Sonra da aynı Penis Diktatoryası açık (yani normal) giyindiğim için beni 'kokoş', değersizdeğerli hissettiriyor, prim veriyor. Benim üzerimden senin egonu şişiriyor. Kadını kadına kırdırıyor yani. ilan edip sana benim üzerimden kendini namuslu,
Fallik strüktürde ibadethanelerde tapınanlara da bu yakışıyor.
http://www.gazeteport.com.tr/YAZARLAR/NEWS1/GP_153644
.
« Önceki ::